Hakkımda

Haluk Şahin

“Cemil Onay’ın eserlerinde sanat eseriyle hayat arasında mesafe yoktur. Soluk soluğa arayışın meyveleridir onlar, bulgularıdır, kanıtlarıdır. Parmak izleridir. Resim, seramik heykel, şiir… Hem soruları, hem de cevaplarıdır. Sorular yoğun ve sürekli olduğu için, hiçbir yanıt son söz olamayacağı için, Onay çok üretken bir sanatçıdır. Zaten malzemesi her yerdedir. Aşklar, insani ilişkiler, yalnızlık, korkular ve insani duygu tayfının tüm öğeleri tuvallere, heykellere doluşurlar, şiirlerden üryan haykırırlar. Ve bunu, onu Bozcaada’nın damgalarından biri haline getiren Egeli fonda gerçekleştirirler. Ada, görünse de görünmese de, hep oradadır…”

Sema Kaygusuz

Bir insan yüzü, insanlığının ağır, taşıması güç bakışından, her şeyi görmüşlüğünden sıkılıp uçurumdan düşebilir. Kalın bir gecenin içine, üstelik birer darbeyi andıran çizgiler eşliğinde… Üstelik aşkın bir iradeyle dipsizliğe dalarak.

Bir insan yüzü, içindeki kumpanyayı bir an için itiraf edebilir herkese. Her ne kadar bir palyaçoyu andırsa da, boşluğa asılı bir ruh halidir onunki. Şakacı ve ölümlü ve hüzünlü. Ressamın öfkeyi cisimleştiren kalın çizgileri, hepimizin ortak kaderi olan o gündelik yapmacıklığı hınzırca anlatır

O palyaço,
Başka bir deyişle ruhu soyup zarından çıkaran o değişken yüz,
Karışık bir geleceğin renkli kahini,
Her akşam içime bakıyor, içime;
Hangi ölümü nasıl öleceğime

Cemil Onay, birazcık tanıdığım kadarıyla, o dize gelmez serseriliğiyle yaratmış onu. Ansızın sokulup ansızın buharlaşan gövdesini kullanarak… Doğrusu, resmi aldıktan sonra, neden Cemil Onay`ın ellerine dikkatle bakmadığıma hayıflandım. O elleri, ellerinin bir tek devinimini anımsamıyorum şimdi. Büyük olasılıkla yoktular da, ondan göremedim.

Bir sanatçının kendini eksilterek, kendini azaltarak neler üretebileceğini bir kez daha kendime kanıtladım. Dediğim gibi, onun elleri yoktu, gayet iyi anımsıyorum!

Bihter Dirican

Ruhu maddeye yansıtmak
Ruhu giysiye… eldivene, şapkaya, pantolona
Ruhu makyaja, ruja, ojeye, göz kalemine…      

…  Ruhu dışa yansıtmak
Ruhu gülümsemeye,
Ruhu bakışa,
Ruhu ellere…
Yansıtmak
Ancak içindeki ruhu bilerek yaşayan insanlara mahsustur.

O insanlar bir yudum suyla doyma hissini tadabilenlerdir. İçine akıttıkları gözyaşında boğulabilenlerdir. Anca rüzgarın savurduğu saçlar kadar özgür olup, yaş aldığını ellerindeki çizgilerden gün gün fotoğraflayıp mutlu olabilenlerdir. Düştükleri zaman kalkmayı da sevdiklerinden düşenlerdir onlar ve şiddeti şiddetle, acıyı istekle, mutluluğu yüreklilikle karşılayabilenlerdir.

Ruhunu fırçasına denk düşürebilen bir güzel insan Cemil… Sarı, siyah, yeşil, mor… Renk fark etmez. İmgelerden hoşlanır ama `imgeler` diye onları baş tacı da etmez… Kendi bildiği noktadan saldırır imgelerine onların gitmek istediği yeri bilir, ama kendi istediğini de… Hem onların kararlarına saygı duyar, onları yaşatır; hem de kendi istediklerini onlara kabul ettirmeye çalışır. Sonunda ortaya ne çıkacağını bilemezsiniz bu yüzden, belki sonu kendi yaratır, belki de onların yaratmalarına izin verir aniden.

Güzel yanı budur işte Cemil`in resimlerinin… Hikayeyi soluk soluğa okumaya benzer…

Yılmaz Şenol

Cemil Onay`ı n Resimleri üzerine…

Onay`ın resmini oluşturan, başkalaştıran ve benzerlerinden ayıran temel unsurlardan biri, belki de en belirleyici olanı; öykülendirme ve renk bütünlüğü arasındaki irkiltici uyumdur.

Resminde geçmişten bugüne, neredeyse özyaşamsal denebilecek düzenlemelerin üzerine gitmekten vazgeçmeyen; günün genel-geçer, abartılı, sahte derinlik arayışlarına elvermeyen ısrarlı bir tutum vardır.

Yaşadıklarının, yaşananların ve onlardan elde edilen deneyimlerin mekana, yüzeye yansıması için oluşan imgesel yüzleri ve yapısal figürleri yeniden yorumlamayı da beraberinde getiriyor.

Cemil`in resmi yalnızca kendi gerçekliği değildir. Yalnızlaştırılmış toplumsal gerçekliğindir de. Bu gerçekliği kendi özgün figür ve maskeli yüzleriyle yorumlayabilen ve bunu renkle bütünleştirebilen dili oluşturmuş, ısrarla bunun üzerine gitmiştir. Figürün ima ettiği şey, yaratıcısının kastettiği şeye dönüşmeye başlar. Onun içindir ki renk ve biçimin anlamı vardır ve her ressam rengi ve anlamı yeniden üretir.

Figürleri ve yüzleri kendi içlerinde patlayan renk yumaklarının yalnızca zemine eklenmesi gibi zemin dokusunda, ister gül kurusu, ister bütün renklerin grisi hep aynı duruşu seçiyor. Çizgisellik duyumsaması ve yüzeyde parçalanmaları kendi içsel parçalanmaları ve yabancılaşmışlığın etkisi olan yalnızlaşmayla yüzeye yansır.

Sanatçının son dönem işlerinde ağırlıklı bir yer tutan gerek tual gerekse kağıt üzerinde gördüğümüz figürler ve duruşlar sürekli bir devinim, gerilim barındırır.

Türkan Işık

“Kendi parıltılarının ardına çekilen yıldızlar gibi” diyor Walter Benjamin. Sade, yalın bir basitlikle resimlerden bize doğru bakıyor Bozcaada bağevleri.

Bu aynı zamanda ressamın hayatında da olmasına özen gösterdiği basitlik. Ama içinde hayatın asıl renklerini, yaşamın sıradan akışı içinde kaybolmadan barındıran, bütün mevsimleri kendi tonunda yaşayan bir basitlik.

ONAY resimleri gittikçe güç kazanıyor. Ressamın kendini kentin kalabalığından saklama arzusu, onu yabanıl doğa üzerindeki insan yapımı nesneleri insana ait bir bakışla fark edip doğanın ayrılmaz bir parçası gibi algılanan basitlikte resmetme olanağını sağlıyor.

Doğanın bütün görüntülerini tıpkı bir kır düğünü gibi resmetmesini sağlayan bu güler yüzlü sadeliği ressam birazda adadaki sakin ve huzurlu hayatına borçludur. Zaten öyle değil mi dir? Kim sessiz ve dingin bir zamanda güzel şeyleri görmezden gelebilir…?       

Bu sadelik ve dinginlik tıpkı iyi bir sommalier gibi tüm kokuları ayırt etmesini ve doğadaki bütün renkleri yeni ve taze fikirlerle tuvale aktarmasını da sağlamaktadır.

Horst R. Fleiner

Onay’ın özgeçmişini 1998 yılından beri takip ediyorum, resimlerini ilk defa Bozcaada’da görmüştüm. Bozcaada: klasik dönem in Tenedos’ u dur. Truva’ya akın etmeden önce Yunanların arkasında saklandığı ada, Bu küçük Ada eski yıllardan beri Sanatçı kolonisi olarak gelişmiş gibi. Burası bizim bataklıktan sanatçı kolonisine dönüştürülmüş Worspswede’yi andırıyor, bir şekilde bataklık ortasındaki bir Ada gibi.

Cemil Onay Bence Adanın en önde gelen Ressamı. Sanat Eğitimcisi olarak 1998 yılında Bozcaada’ya tayini çıktı. Yükseköğrenim ‘inden sonra, ilk defa Resim Öğretmeni olarak Malatya’da,  çalıştı. Orda ki bazı nedenlerden dolayı Resim yapma olanağı bulamadı. Oysa yükseköğrenimi zamanında, ,  parası az olduğundan, Boya ve Fırça alabilmek için, bazı zamanlar aç kaldığı bile olmuştu. Tüm bu olanların üzerine Bozcaada’da onu adeta bir coşku sardı.  Buna sebep olan sert doğası, her zaman esen Rüzgârı ve Özcan Germiyanoğlu’nun bir Galeri kurmak ile meşgul olduğu bir zamanda Onunla tanışmasıydı.

Cemil Onay’ın 1998’de kış aylarında açtığı ilk Rengigül Galeri Sergisi (denemeler-1-) inanılmaz başarılı olmuştu. Bu Renksiz ve üretimsiz geçen acılı dört senden sonra ilk sergisiydi.  Kozanın içindeki yeniden doğuşuna tanık olduk.  Bizde izlenim bırakan Onay’ın Expresif tarzda boyamasıydı. Daha sonra ondan öğrendik ki;1988 senesinde Sanat eğitimi sırasında ilk olarak dışavurumculuk (Expresyonizm) akımından haz duymaktaymış. Özellikle de Mavi Atlı sanatçılardan.(Der Blaue Reiter) Kandinsky’nin ve Marc’in Algısına göre, her insanın bir iç ve bir dış macera gerçeği vardır. Bu da Sanat sebebiyle birleşmektedir.  Kendisini sadece bu akımın içinde bulmadı, bu akımın içinde bir –Onay- buldu. Kendisini rahatlamış, daha da güçlenmiş hissediyordu. Resim yapmak onun için içten gelen bir zorunluluk tu. Çünkü kendisini bedensel olarak resim yapmak zorunda olan birisi olarak algılıyordu.

Şimdi ise;   Normal bir durum olarak “Sanatçı Sendromunun” altında kaldığını, bu yüzden yalnızca sanatçıya özgü bir ıstırap çektiğini biliyordu.

Kendisini Kandinsky’e ve Marc’a çok yakın hissediyordu, her şeyden önce sevdikleri ortak renk olan Mavi nedeniyle. Onay içinde Mavi renk, Ruh ‘un sağlığı için gerekli bir renkti.

Cemil Onay yüz sene evvelki dışavurumculuğu nefes olarak içine çekti ve zaman akışı içindeki bu tür tarzı yeniden nefes olarak dışarı verdi. Bu nefesi nerdeyse bütün çalışmalarına yansıtıyor – çoğu zaman üçgen rüzgâr – veya ışık parçacıkları olarak.    Her yerde ışık tanecikleri ona görünüyor, güneş ışığını, ya da iç ışığı yansıtan, ya da onun buluşundan dolayı, görünen zahiri ama tutulabilen rüzgârın devinimi.

Ada’dan bir Üzüm yetiştiricisi, Cemil Onay’ın Bozcaada’da bir Sergisinde hayranlık içinde dedi ki :
“-Bu Ressam bizim Rüzgârımızı boyamış!”

Rüzgârla, daha çocuk yaşlarında bir yakınlık kurmuştu. Doğum yeri, Balıkesir’de daha çamurla oynarken, hayal gücü resimleri, Rüzgâr’ın yapmış olduğu seslerden, Sanat’a bağlantı kurmuştu. Çocukluğunun Bakışıcısından b Lunapark Resimleri Serisi de oluşmuştur. Büyük ve hayret içinde kalan gözleriyle, Cemil o yaşlarda hep hızlı dönen, devinimli şeylere inanılmaz renkli bakıyormuş.

“Ben çocukların yansıttıkları renkler ile boyuyorum!” Bu resimlerin Kromatiğin kökenini bir açıklama kaynağı olarak görüyor. Dünyayı görmenin Bir başka bakışaçısıda; Cemil Onay’ın Spritüal (ruhsal) bakışları. Yaşantı içinde sema eden Dervişleri, Mevlevi resimleri ve Lunapark resimleri onun inanılmaz yeteneğini gösteriyorlar. ilk başlama vuruş hareketinden hızlanan değişime kadar, ressama özgü araçlarını takip ettirebiliyor. Dansçılar sanki pervane gibi Gökyüzüne çıkıyor. Balıklar Spiritüel biçimde meydana doğru hareket ediyorlar, nerdeyse çekim gücü yokmuş gibi süzülüyorlar. İşte bu Spiritüalizm sergide bulunan Grup’un içinde de yer alan Nemrut resimleri son olarak oluştu. Burada Bön yâda İnspire denilen Nemrut dağındaki Tanrıların Heykelleri, yeni bir hayata eriştiriliyor. Onları sadece fotoğraflardan, koskocaman Kafalar olarak tanıyoruz. O onları yeniden bütünleştiriyor – O yeniden Kutsallaştırıyor!

Yine bir başka görünüm, -Pencere-serisini açıyor, birçok değişik geçitler ile insanlara bireysel kader bakışları sunuyor. Bir film şeridi gibi aracılık yapıyor, her bir kareyi oluşturan parmaklıklar bu izlenimi bırakıyor resimlerinde.

Bir diğer Resim grubu Totem Serisi’nde, Bakış açısını gözlere doğru merkezleniyor, ruhun penceresine. Daha sık bir bağlılık görülebiliyor, Figürler ve biçim arasında. Mesela karşılaşan sevgililer arasında. Burada bir Kokon (İçine yumurta ya da tohumların bırakıldığı yapı, tırtıl kozası )gibi kaynaşıyorlar, iki yaratıktan bir tek oluşuyor. Söz konusu olan Portrelerde bunu andırıyor. Burada söz konusu bireysel kişilik değil, aksine boyanmış insan yüzü, bir sembol bir Ruh hali. Resimlerin isimleri “Hüzünlü”, ”  Kızgın”  “Hilebaz” “Sinirli” bu iddiayı ispatlıyor.

Büyük formattaki saf renk kompozisyonları izleyicilere kendi yorumları için fazlaca bağımsızlık veriyor,. Bu renk kompozisyonları bir Makro çekimlerine benzer renk alanları, bütün resimlerde benzer şekilde bulunabiliyor.  Buda Cemil Onay’ın gücü ve onun gizemi, nasıl başarıyor? Renkleri inceltmesi, sonradan kat kat boyaları kurutması ve onları kısmen kazımasını, öyle ki içeriye bir bakış sağlaması resmin doğduğu anına, yapılma seyrine. Renk rölyefleri ile kendince bir Arkeolog gibi bir kazı alanını oluşturuyor. Böylece tasarım alanına ve yüzeyine boyutun zamanı akıyor. Görüyoruz Ressam Cemil Onay ne kadar değişik bakış açılarından gerçekleri algılıyor ve onun peşinden gitmeye bizi davet ediyor.

Bu değişiklik izleyicinin dikkatini dağıtabiliyor olabilir ama… Onay’ın kendisini de anlatıyor.

Onun için Cemil Onay gerçekten mutlu olmalı ki, Öğretmen olarak çalışıyor. Buda hayatına çerçeve veren bir yapı.

Onay’ın kendisini ve onun eserlerini düşündüm, Bremen’de   “ Concordia Tiyatrosunda ” Dağdaki devler’ oyununu izlediğimde.  Luigi Pirandello sihirbaz  Cotrone oyunculara şunu söyletiyor: -OYUNLARI CİDDİYE ALIN-

Cemil Onay için de bu geçerli.
Bizde, sadece bugün için değil, her zaman için bu bakış açısı olmalı : Tanrının çocuklara verdiği ayrıcalık; oyunları ciddiye almalarıdır.

İçimizde olanlarla oynuyoruz, içimizdekiler mükemmel bir biçimde dökülüyor ve bunlarla sihirleniyoruz”.